05 Ekim 2026 Pazartesi
Mehmet Ertaş yaklaşık iki buçuk yıldır Edremit Belediye Başkanlığı görevini yürütüyor. Peki Edremit halkı belediyenin hizmetlerinden memnun mu?
Ben bu sorunun cevabını masa başında değil, sokakta, vatandaşlarla yüz yüze konuşarak aradım. Çünkü ben Edremitli bir vatandaşım. Bu kentin sokaklarında yaşayan, insanlarını yakından tanıyan ve günlük hayatın içinde olan biriyim.
Yaklaşık bir hafta boyunca 100 kişiyle yüz yüze görüştüm ve “Belediyenin hizmetlerinden memnun musunuz?” diye sordum. Görüştüğüm vatandaşların yüzde 85’i memnun olduğunu, yüzde 15’i ise memnun olmadığını söyledi.
Elbette bu bilimsel bir kamuoyu araştırması değil. Ancak bir Edremitli olarak sokakta vatandaşın düşüncesini dinlemek ve gördüklerimi sizlerle paylaşmak istedim.
Ben belediyelere siyasi parti gözlüğüyle bakmıyorum. Hangi partinin belediyesi olduğu benim için önemli değil. Benim ölçüm basit: Vatandaşa hizmet geliyor mu, Edremit’e katkı sağlanıyor mu?
Edremit Belediyesi’nin özellikle temizlik konusunda çalıştığını gözlemliyorum. Ancak burada yalnızca belediyeyi sorumlu tutmak da doğru değil. Sokakların ve caddelerin temizliği hepimizin sorumluluğudur. Belediye temizliyor, vatandaş kirletiyorsa bütün sorumluluğu belediyeye yüklemek haksızlık olur.
Temiz bir Edremit istiyorsak önce bizler de üzerimize düşeni yapmalıyız. Çöpümüzü yere atmamalı, çevremizi korumalı ve yaşadığımız kente sahip çıkmalıyız.
Başkan Mehmet Ertaş konusunda vatandaşlardan farklı görüşler de duyuyorum. Bir vatandaşımız, “Meyve veren ağaç taşlanır” dedi.
Ben Sayın Ertaş’la bugüne kadar birebir görüşmedim. Ancak katıldığım düğünlerde ve çeşitli organizasyonlarda kendisini görüyorum. Vatandaşlarla iletişimi ve güler yüzlü tavrı dikkatimi çekiyor.
Elbette eksikler varsa söylenmeli. Ancak yapılan güzel hizmetleri de görmezden gelmemek gerekir.
Kent Lokantası da vatandaşların söz ettiği hizmetlerden biri. Ben henüz gidip görmedim. Ancak üç çeşit yemeğin uygun fiyatla sunulması, ekonomik şartların zorlaştığı bugünlerde bana göre önemli bir sosyal hizmettir.
Ben bir Edremitli olarak gördüklerimi, duyduklarımı ve vatandaşın düşüncelerini yazmaya devam edeceğim. Kimseyi övmek ya da yermek için değil, yaşadığım kente karşı sorumluluğumu yerine getirmek için…
Başta Belediye Başkanı Mehmet Ertaş olmak üzere Edremit için emek veren tüm belediye çalışanlarına teşekkür ediyorum.
Hizmet varsa takdir ederiz, eksik varsa söyleriz. Çünkü bizim tarafımız Edremit’tir.
Zeytiniyle, deniziyle, Kazdağları’yla Edremit gerçekten çok güzel bir kent. Bu güzel kenti daha temiz, daha düzenli ve daha yaşanabilir hale getirmek hepimizin sorumluluğudur.
Çünkü Edremit hepimizin.
Yazar: Ayten KARAMAN
Türkiye’de hayvan hakları denildiğinde aklımıza yalnızca sokak hayvanları değil, onların her gün verdikleri yaşam mücadelesi de gelmeli. Sokaklarımızda aç, susuz, yaralı veya korunmaya muhtaç hayvanlarla karşılaşmak artık sıradan bir görüntü haline geldi. Ancak bu görüntülerin sıradanlaşması, yaşananların normal olduğu anlamına gelmemeli.
Benim de Ramses adında bir kedim var. Onunla aynı evi paylaşmak, bir hayvanın ne kadar güçlü duygulara sahip olduğunu bana her gün yeniden gösteriyor. Ramses korkuyor, seviniyor, ilgi istiyor ve sevgisini gösteriyor. Sokakta yaşayan bir kedinin ya da köpeğin de aynı duyguları yaşadığını unutmamalıyız. Onların da korkuları, acıları, sevinçleri ve yaşamaya dair ihtiyaçları var.
Türkiye’de hayvanların korunmasına yönelik yasalar bulunuyor. Ancak önemli olan yalnızca kanunların varlığı değil, bu kuralların gerçekten uygulanması ve hayvanların yaşamlarının korunmasıdır. Çünkü kâğıt üzerinde kalan düzenlemeler, sokakta yaşam mücadelesi veren bir canlının sorununu çözmeye yetmez.
Bu konuda belediyelere, kurumlara ve hepimize büyük sorumluluk düşüyor. Bir hayvanı terk etmemek, şiddet karşısında sessiz kalmamak, yaralı bir canlıya yardım etmek ve imkânımız varsa sahiplenmek bu sorumluluğun önemli parçalarıdır. Bazen bir kap su, bir kap mama veya yaralı bir hayvan için atılan küçük bir adım bile bir yaşamı değiştirebilir.
Türkiye’nin sokakları yalnızca insanlara ait değil. Bu ülkeyi bizimle paylaşan sayısız canlının da yaşama hakkı var. Bir hayvanın değeri, onu sevip sevmediğimize göre değişmemeli. Sevmesek bile onun yaşam hakkına saygı göstermeliyiz.
Ramses’e her baktığımda şunu düşünüyorum: Bir hayvanın hayatı, onu sevip sevmediğimize göre değişmemeli. Onun da bu ülkede güven içinde yaşama hakkı olmalı.
Bir toplumun vicdanı, yalnızca insanlara nasıl davrandığıyla değil, kendini savunamayan canlılara nasıl yaklaştığıyla da ölçülür.
Hayvan hakları sadece hayvanların değil, Türkiye’nin vicdanının da meselesidir.
Son yıllarda hayatın her alanında artan maliyetler, vatandaşın geçim mücadelesini her geçen gün biraz daha ağırlaştırıyor.
Özellikle kiracılar için hayat artık çok daha zor. Ev kiraları yükselirken, asgari ücretle çalışan bir vatandaşın kazancının önemli bir bölümü daha ayın başında kiraya gidiyor. İnsanlar neredeyse yalnızca kira ödeyebilmek için çalışıyor. Geriye kalan parayla ise mutfak masrafı, faturalar, ulaşım ve diğer ihtiyaçlar karşılanmaya çalışılıyor.
Kiraların enflasyon ve artış oranlarına göre yükselmesi, dar gelirli vatandaşın yükünü daha da artırıyor. TOKİ projeleri birçok vatandaş için umut olsa da konut ihtiyacının tamamına çözüm olabildiğini söylemek mümkün değil. Ev sahibi olmak isteyen ya da uygun kiralı bir ev arayan vatandaş hâlâ büyük bir mücadele veriyor.
Peki mutfak ne durumda?
Pazara çıkan vatandaşın elindeki para eskisi kadar çok ürün almıyor. Pazarcı esnafı da durumdan memnun değil. Çünkü vatandaşın alım gücü düştükçe alışveriş miktarı da azalıyor. Esnaf satış yapmak istiyor, vatandaş ise bütçesine göre alışveriş yapmak zorunda kalıyor.
Bir tarafta yüksek maliyetler, diğer tarafta azalan alım gücü…
Küçük esnafın durumu da farklı değil. Kira, elektrik, vergi, malzeme ve diğer işletme giderleri yükselirken satışların aynı oranda artmaması birçok esnafı zor durumda bırakıyor. Yıllardır emek verdiği dükkânını ayakta tutmaya çalışan insanlar, sonunda kepenk kapatmak zorunda kalabiliyor.
Bir de çiftçinin yaşadığı sıkıntılar var.
Çiftçi tarlasını ekmek istiyor ama mazot, gübre, tohum ve diğer girdi maliyetleri ağır bir yük oluşturuyor. Üretici, tarlasını ekmenin maliyetini karşılayıp karşılayamayacağını düşünmek zorunda kalıyor.
Oysa toprağın boş kalması yalnızca çiftçinin değil, hepimizin geleceğini ilgilendiriyor.
Eskiden köylerde birçok ailenin bahçesinde birkaç tavuğu olurdu. Evde yumurta olur, ihtiyaç fazlası komşuyla paylaşılırdı. Bugün ise yem fiyatlarının yükselmesi gibi maliyetler, küçük ölçekte hayvancılığı ve kümes hayvanı beslemeyi bile zorlaştırabiliyor.
Yani geçmişte aile bütçesine katkı sağlayan küçük üretimler bile artık ciddi bir maliyet hesabına dönüşmüş durumda.
Bütün bunların ortak noktası aslında aynı: Geçim sıkıntısı.
Asgari ücretli çalışanından emekliye, kiracıdan küçük esnafa, pazarcıdan çiftçiye kadar toplumun farklı kesimleri kendi hayat mücadelesini veriyor.
İnsanların beklentisi lüks bir yaşam değil.
Kirasını ödeyebilmek, mutfağını doldurabilmek, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayabilmek ve ay sonunu borçlanmadan getirebilmek…
Bugün bir vatandaş pazara giderken fiyatları düşünüyor, kiracı kira gününü düşünüyor, esnaf bir sonraki ayın giderini hesaplıyor, çiftçi tarlasına atacağı mazotun hesabını yapıyor.
Bir toplumun huzuru yalnızca ekonomik rakamlarla değil, insanların günlük hayatında kendini ne kadar güvende ve rahat hissettiğiyle de ölçülür.
Artık insanların biraz nefes almaya ihtiyacı var.
Çünkü geçim derdi büyüdükçe, umutlar küçülüyor. Halkın sesine kulak vermek, sokaktaki vatandaşın gerçek hayatını görmek ve insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir ekonomik ortam oluşturmak hepimizin ortak meselesidir.
*Unutmayalım; vatandaşın derdi sadece cebindeki para değildir. Asıl mesele, insanın emeğinin karşılığını alarak onurlu ve huzurlu bir hayat sürdürebilmesidir.
Son günlerde kadın cinayetleriyle ilgili haberleri ne yazık ki sık sık görüyoruz. Her haberin arkasında yarım kalan bir hayat, bir aile ve büyük bir acı var. Peki kadınlar neden öldürülüyor?
Kadın cinayetlerinin tek bir nedeni yoktur. Ancak kıskançlık, sahiplenme, kadını kontrol etme isteği, ayrılığı kabul edememe, tehdit ve şiddet sık karşılaşılan nedenler arasındadır.
Bazı insanlar birlikte oldukları kadını kendi malı gibi görmekte, onun kimle görüşeceğine, nereye gideceğine veya nasıl yaşayacağına karışmaktadır. İlişki sona erdiğinde ise ayrılığı kabul etmeyip tehdit ve şiddete başvurabilmektedir.
Oysa hiç kimse başka bir insanın sahibi değildir. Bir kadının ayrılmak istemesi, kendi hayatıyla ilgili karar vermesi veya “hayır” demesi şiddet için hiçbir zaman gerekçe olamaz.
Kadın cinayetlerinden sonra sıkça “Neden daha önce ayrılmadı?” diye soruluyor. Fakat bunun yerine, “Neden şiddet gören bir kadın kendisini güvende hissederek yardım alamadı?” diye sormamız gerekiyor. Çünkü korku, tehdit, ekonomik sorunlar, çocukların durumu ve yalnız kalma endişesi bir kadının şiddet içeren bir ilişkiden çıkmasını zorlaştırabilir.
Bir başka önemli konu da çevrenin sessiz kalmamasıdır. Aile, arkadaş, komşu veya yakın çevre bir kadının tehdit edildiğini ya da şiddet gördüğünü biliyorsa bunu küçümsememelidir. “Aile meselesidir” diyerek görmezden gelmek, bazen çok daha büyük sonuçlara yol açabilir.
Kadın cinayetlerini önlemek için şiddetin son aşamasını beklememek gerekir. Tehdit, takip, hakaret ve şiddet başladığı anda ciddiye alınmalıdır.
Çocuklara küçük yaşlardan itibaren sevginin kıskançlık ve sahiplenmek olmadığını, insanların birbirinin sahibi olmadığını öğretmeliyiz. Erkek çocuklarına da öfkenin ve sorunların şiddetle çözülmeyeceğini anlatmalıyız.
Çünkü bir kadın öldürüldükten sonra “Neden kimse yardım etmedi?” diye sormanın hiçbir anlamı kalmıyor.
Kadın cinayetlerini önlemek için cinayeti değil, cinayete giden yolu durdurmalıyız.
Bir kadının hayatı, bir tartışmadan, bir ayrılıktan veya bir kıskançlıktan daha değersiz değildir.
Şiddeti görmezden gelmeyelim. Tehdidi küçümsemeyelim. Yardım isteyen bir kadını yalnız bırakmayalım. Çünkü bazen zamanında atılan küçük bir adım, bir hayat kurtarabilir.
Kadın cinayetlerinin tek bir nedeni yoktur. Ancak kıskançlık, sahiplenme, kadını kontrol etme isteği, ayrılığı kabul edememe, tehdit ve şiddet sık karşılaşılan nedenler arasındadır.
Bazı insanlar birlikte oldukları kadını kendi malı gibi görmekte, onun kimle görüşeceğine, nereye gideceğine veya nasıl yaşayacağına karışmaktadır. İlişki sona erdiğinde ise ayrılığı kabul etmeyip tehdit ve şiddete başvurabilmektedir.
Oysa hiç kimse başka bir insanın sahibi değildir. Bir kadının ayrılmak istemesi, kendi hayatıyla ilgili karar vermesi veya “hayır” demesi şiddet için hiçbir zaman gerekçe olamaz.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.